Nora’nın Denemeleri: Fazlalıktan Doğan Boşluk, Tükenmişlik ve Korkular

Hâlâ 2025’teyiz. Buna rağmen az önce “21 Aralık 2026” yazdığımı fark ettim. Dilim, benden biraz daha hızlı davrandı sanki. Bazen oluyor bu; insanın içi, takvimin gösterdiği tarihten önce yaşlanıyor. Belki de bu yüzden, bu metnin bir gün kitap olup olmayacağı çok da umurumda değil. Belki hiç çıkmayacak. Belki sadece bir bölüm olarak, bir yerde, bir an yakalanıp paylaşılacak. Çünkü içimde sisteme karşı biriken şeyler var. Adını koymaya kalkınca daha da ağırlaşan, taşımayı zorlaştıran türden. Ama ben bunu bir savaş metni diye yazmıyorum. Ben bunu, içimdeki boşlukla aynı odada kalabilmek için yazıyorum. Boşluk hâlâ orada. Kısalmadı. Sadece bazen sesini kısıyor, ben de “geçti” sanıyorum.
Bugün televizyonu açtım. Normalde yapmam. Televizyon bana, kalabalık bir caddenin gürültüsünü evin içine taşıyan bir pencere gibi geliyor. Ama bugün, belki farklı bir şey yaparsam mutlu olurum sandım. Ekranda magazin haberleri “kafa dağıtmalık” denilen şeyler vardı. Ama kafa dağıtmalık değildi. Bir anne… Bir cinayet… Yaşlı bir öğretmene yapılan zorbalık… Sevdiği insanı itip kakan biri… Cümleleri duydum, görüntüleri gördüm ve içimden sadece şu geçti: Nereye gidiyoruz? Kötülük gerçekten gücü eline mi aldı, yoksa bu, ışığın eşiğinde yok olmamak için yapılan son taşkınlık mı? Bazen karanlığı bir çağrı gibi okumak istiyorum. Bazen de sadece korkuyorum. Çünkü korku, olan biteni anlamlandırmaya çalışırken fazlasıyla yaratıcı olabiliyor.
Bazen her şey anlamsız geliyor. Kendimi bile ikna etmeyen bir cümle gibi ama gerçek. Evet, sosyalleşmek iyi geliyor. Sahneye çıkıyorum, şarkı söylüyorum. Tiyatroda yine sahnedeyim. Latin dansları, kitesurf… Yoga, fitness, pilates, spinning, meditasyon, nefes… Hepsinin eğitmeniyim. İnsanlar “vay be” diyor. “Gezginsin.” “Tayland’da yaşıyorsun.” “Ne çok şey yapmışsın.” Spor ve sanatın her dalında var gibiyim. Sürekli hareket hâlindeyim. Sanki uçuyorum. Ama uçmak, bazen yalnızlığın daha sofistike bir hâli. Yukarı çıktıkça sesler azalıyor. Alkış da azalıyor. İnsan kendi içine daha net düşüyor.
Terzi kendi söküğünü dikemiyor işte. Bunu söylemek bile içimi acıtıyor. Çünkü başkalarına “dönüşüm” dediğim şeyin dilini biliyorum. Ama bilmek başka, yaşamak başka. Bazen kendi hayatımda, en çok bildiğim yerlerde bile kayboluyorum. Ve kaybolduğumda şunu fark ediyorum: Asıl yoran, kaybolmak değil. “Kaybolmamam gerekiyordu” diye kendime kızmak.
Gece rüya gördüm. Ayak topuğumda bir yarık vardı ve o yarıktan yüzlerce kurt çıkıyordu. Hepsi çıksın istedim. İçimde kurt kalmasın. İğrenerek çıkarmaya çalıştım. “Ya içimde kalırsa?” diye düşündüm. Uyanınca bir süre topuğuma baktım. Sanki rüya, bana bir şey anlatmıyordu da bir şeyi hatırlatıyordu: İçimdeki rahatsızlığı dışarı atma isteğimi. Çirkin olanı, utandıranı, “bende olmaması gereken”i söküp çıkarma hırsımı. İnsan bazen rüyasında, kendine karşı daha dürüst oluyor.
Bugün biraz daha iyiyim. Düne göre. Beni artık beslemeyen, büyütmeyen şeyleri bıraktım. Daha özgür hissediyorum. Garip bir serinlik var içimde. Hatta buz gibi. Hiçbir şey hissetmiyorum. Bu hissizlik bir zafer gibi değil. Daha çok bir kapanış gibi.

Boşluk hissi de böyle. Bir şeylerin eksikliği değil bu. Hayatımda eksik olan çok az şey var. İnsanlar var, üretim var, hareket var. Ama boşluk bazen fazlalıktan doğuyor. Çok yapan, çok taşıyan, çok hisseden insanların yorgunluğu bu. Kimsenin fark etmediği bir yorgunluk. Çünkü dışarıdan bakınca her şey çalışıyor. Makine çalışıyor. Ben çalışıyorum. Ama içimde bir yer, “bir dakika” demek istiyor. Ve o cümleyi söyleyemediği her gün, biraz daha susuyor.
Tükenmişlik ateşle gelmiyor. Soğukla geliyor. Bir patlama yok. Bir çöküş yok. Sadece yavaş yavaş hissizleşme var. Bir sabah uyanıyorsun ve eskiden seni heyecanlandıran şeylerin sesi biraz kısılmış oluyor. Sahne hâlâ sahne. Alkış hâlâ alkış. Ama içimde yankılanmıyor. Bu, mutlu değilim demek değil. Bu, her şeye yetişiyorum ama kendime yetişemiyorum demek.
Yalnızlık da tam burada başlıyor. Kalabalığın ortasında. İnsanların “ne kadar güçlüsün” dediği yerde. Yalnızlık kimsesizlik değil. Yalnızlık, kimsenin senin iç hızını fark etmemesi. Ben hızlıyım. Hızlı düşünüyorum, hızlı hareket ediyorum, hızlı adapte oluyorum. Ama ruhumun hızı aynı değil. Bu fark açıldıkça, içimde bir değersizlik sesi beliriyor. Kimse söylemiyor bunu bana. Ben kendime söylüyorum. “Bu kadar şey yapıyorsun ama yetmiyor.” Yetmiyor çünkü mesele yetmek değilmiş. Mesele durabilmekmiş.
Korkularımın çoğu gelecekle ilgili değil. Daha çok bir tekrar korkusu. Aynı döngüye yeniden girmek. Aynı insan tipini başka bir yüzle karşıma almak. Aynı tükenmişliği başka bir şehirde, başka bir sahnede yaşamak. Bu yüzden bazen yeni olan şeyler bile beni sevindirmiyor. İçimde bir yer “ya bu da aynıysa” diye fısıldıyor. O ses dramatik değil. Sakin. Ama inatçı.
Rüyalarımdaki kurtlar da buraya bağlanıyor. Dışarıdan gelen bir tehdit değiller. İçeride biriken, adını koymadığım, temizleyemediğim şeyler. Güçlü olmam gereken yerde yuttuğum duygular. Anladım ki ben çoğu zaman iyileştirmek için değil, idare etmek için güçlenmişim. Ve idare etmek, bir süre sonra insanın içini kemiriyor. Sessizce. Kimse fark etmeden.
Bütün bunların ortasında ayrılık geliyor. Bir şey bitiyor ve ben üzülmüyorum. Bu da ayrı bir korku. Çünkü üzülmemek bazen sağlıklı bir kapanış değil; bazen geç kalmış bir uyanış. Hissizlik her zaman güç değil. Ama bazen bedenin “buraya kadar” deme şekli. Benimki galiba ikincisi. Beslenmediğim yerde kalmamayı öğreniyorum. Bu bir zafer değil. Bir olgunluk da değil. Sadece bir fark ediş.
Artık şunu kabul ediyorum: Boşluk hissini yok etmek zorunda değilim. Onu anlamak zorundayım. Çünkü o boşluk bana yanlış yolda olduğumu değil, çok uzun süredir aynı hızda koştuğumu söylüyor. Korkularım bana zayıf olduğumu değil, dikkat etmem gerektiğini fısıldıyor. Tükenmişlik tembellik değil. Sınır ihlali. Kendi sınırlarımın.
Şimdi kendime daha az söz veriyorum. Daha az plan yapıyorum. Daha az “iyi olmalıyım” diyorum. Bu bir geri çekilme değil. İçeri doğru atılmış küçük bir adım. Ve belki de ilk kez, yetişmem gereken yerin hayat değil, kendim olduğunu fark ediyorum.

Artık şunu istiyorum.Ne alkış, ne kalabalık, ne büyük iddialar.Beni gerçekten seven, destekleyen, büyüten insanlara vermek istiyorum.Ve onlardan almak.Düzgünce.Sessizce.Hesapsız ama tek taraflı da değil.Bilgimi paylaşmak istiyorum.Ama birini ikna etmek için değil.Bir şeyi “ben biliyorum” demek için hiç değil.İşe yaradığı yerde.Gerçekten dokunduğu yerde.Birinin hayatında küçük ama net bir iz bıraktığında.Uzun zamandır fark ediyorum:Ben anlatırken değil, biri beni dinlerken iyiyim.Ama gerçekten dinlerken.Sözümü kesmeden.Anlamaya çalışarak.Savunmaya geçmeden.Ben, kendimi büyütürken başkasını da büyütmek istiyorum.Ama bu kez tükenerek değil.Bu kez karşılık bularak.Artık herkese akmak istemiyorum.Her kapıyı çalmak istemiyorum.Beni görmeyen yerlerde daha fazla kalmak istemiyorum.Beni seven, beni duyan, beni çoğaltan insanlar…Onlarla olmak istiyorum. Bilgim yük değil. Deneyimim bir vitrin değil. Yaşadıklarım bir gösteri hiç değil. Ben sadece şunu istiyorum: Olduğum hâlimle işe yaramak. Birilerinin hayatında sessizce yer etmek. Ve karşılığında, yalnız hissetmemek. Belki de ihtiyacım olan tek şey bu. Daha fazla değil. Daha büyük hiç değil. Sadece gerçek, huzur ve mutluluk (Sağlıkla aşkla uyan)

Nora Canan Yıldırım

17. SUTRA EVRENİN OLUŞUMU, NİHAİ TEKLİK HİSSİ VE DOĞA ÜSTÜ GÜÇLER

Merhabalar ,

 

İzmir, Alsancak'ta bulunan yoga stüdyomuzda, yoga felsefesi, pranayamai nefes,  meditasyon, odaklanma ve konsantrasyon dersleri başladı.
İzmir, Alsancak’ta bulunan yoga stüdyomuzda, yoga felsefesi, pranayamai nefes, meditasyon, odaklanma ve konsantrasyon dersleri başladı.

Umarım harika bir hafta geçirmiş ve haftasonuna hazır ve nazır hissediyorsunuzdur. Bugün Patanjalinin Yoga Sutralarından 17 sutra olan Vitakara vichara ananda asmita rupa anugamat samprajnatah’dan bahsedeceğim. Sutranın Türkçe meali: İçgörü, ayrım yapama, neşe/kutluluk ve ego nihai teklik hissi ile bir olursa buna smprgyat samaadhi (tohumlu samadhi) denir. 

Evrendeki teklik hissini anlayabilmek için evrenin yapısını vedanta felsefesine göre incelememiz gerekir. Vedanta, eski Hindu yazıtları olan vedalara dayanan felsefedir. Peki Samkya felsefesi nedir ve nereden gelir? Şimdi bunu inceleyelim.

Hinduizmin kaynağı vedalar, yani kutsal metinlerdir. Bu kutsal metinler zamanla halktan halka aktarılarak yeni felsefi düşüncelere neden olmuştur. Bu aktarımlara ve felsefi düşüncelere dayalı olarak ortaya en temel 6 felsefi bakış vardır. Bunlara 6 Darşana denir. İşte Samkya felsefesi de bu 6 Darşanadan biridir. Diğerleri ise Yoga, Nyaya, Vaişeşika, Purva Mimamsa ve Uttara Mimamsadır.

Darşanalar da kendi aralarında ikişer ikişer birbirlerine bağlıdır.

Nyaya ve Vaişeşika (Vaiseshika) ikilisinde deneyimler dünyası analiz edilir. Kişi zekasını kullanıp yanılgıları ve dünyanın materyal oluşunu farkeder.

Samkya felsefesi yoga ile bağlıdır. Bu ikilide psikoloji ve yaradılış evrimi üzerine derin bir anlayış sağlar.

Purva Mimamsa ve Uttara Mimamsa ikilisi ise Purva Mimamsa Karma Kanda yani eylem ile ilgilenir. Uttara Mimamsa ise Jnana Kanda yani bilgi ile ilgilenir. Avidyayı yani cehaleti yok eder, maneviyatla en yüksek basamağa ulaştırır.

Bu kadar teknik bilgiden sonra gelelim evrenin yaradılışına

Vedanta’ya göre evrenin bir tek yaradılış kaynağı vardır, o da Samkya felsefesinde geçen Prusha’dır. Prusha, Brahman, saf bilinç, baskın olan yani anlayacağımız dilde yaratıcıdır. (tanrıdır) Fakat bu bizim genel olarak anladığımız tanrıdan farklıdır. Bir de Atman vardır. Atman herhangi bir yaratık, nesne, bitki, hayvan, insan vs. herşeyin içindeki öz’dür. Aslında tek ve aynıdır. Atman ve Brahman tek ve birdir. Birbirinden ayrılmaz. Brahman, saf bilinç, baskın olan yani anlayacağımız dilde yaratıcı, Atman ise evrendeki her şeyin özüdür (insan, hayvani bitki, taş vs) ve bu ikisi birdir ve kesinlikle ikilik ifade etmez.

Bu ilk başta kafa karıştırıcı gibi gözükse de aslında tüm dinlerde ve yaradılışa ait söylemlerde bundan biraz bahsedilir. Tanrının sınırsızca her yerde, hem içeride, hem dışarıda, atomun içinde oluşu, ya da tasavvuftaki teklik bilincinde geçen “en el hak (ben hak yani tanrıyım)” sözü, Sufi Cüneyd-i Bağdadi gibi bir Allah dostunun ‘Cübbemin altında Allah’tan gayrısı yoktur’ sözü, Tasavvuf düşüncesinde, yaratanla yaratılanın tek kaynaktan geldiğini ve “bir” olduğunu savunan görüş olan vahdet-i vücut yani varlık birliği , evrendeki her şey arasında maddî bir bütünlüğü belirtir.

 Konumuza dönecek olursak Samkya yaradılışın özünü Prusha ve Prakriti olarak öncelikle ikiye ayırmıştır. Prusha yani, brahman, saf bilinç, Prakriti ise Prushanın yarattığı yansıma, çekirdek, ilk maddedir. Pra başlangıç kriri ise yaratılış anlamına gelir. Yani Prakriti yaradılışın başlangıcıdır. Brahman, Prakritiye sebep olur. Bunun nedenini şu anki zihnimizle algılayamayız. İnsan için zekanın kendisi Prakritidir ve bu nedenle insan bunu kavrayamaz.

Aydınlanmış veya ileri seviyede yoga halinde olan bir insan Brahman, Prakriti ilişkisini algılayıp deneyimleyebilir fakat bize anlatamaz. Çünkü gerçek ve mutlak görüş açısından Prakriti aslında var değil, gerçek değildir fakat aynı zamanda da gördüğümüz tek gerçekliktir. Yani bizim şu anki insan vücudumuz, duyularımız, algımızla algıladığımız bir gerçeklik var gibi görünür. Fakat aslında evrenin özü tek ve birdir. Kısaca aslında her şey aynı ve tek bir şeydir.

Yaradılış bir çok dinde birden olan, oluşan bir şey gibi gösterilir. Oysa Hindu felsefesinde yaradılış çözülmeyi sonsuza dek tekrarlanan bir süreç, bir evrim olarak görür. Evren bazen çözüldüğü zaman, (ya da görüşüşte çözündüğü zaman çünkü aslında hiçbir zaman var değil ve aynı zamanda da her yerdedir.) prakritiye geri döndüğü ve belli bir süre tohum halinde kaldığı söylenir.

Evrenin yeniden yaratılma mekanizmasını ise 3 guna oluşturur. Bunlar sattva, tamas ve rajasdır. Satva iyi, durağan, saf, temiz, yaratıcı, pozitif, yapıcı; Tamas ölü, atalet, hareketsizlik, yıkıcı, kaotik, dengesiz, ilgisiz, aktif olmayan; Rajas ise hareket, eylemle ilgili olan hal, aktif, ne iyi ne kötü, ben merkezliliği ifade eder. Bu 3 guna arasında bir denge vardır. Gunalar hem birbirine zıt hem de birbirini tamamlayıcı kuvvetlerdir. Bu denge bozulduğunda evrenin yeniden yaradılışı başlar. Bu sistemleri bilimsel sistemlerle de karşılaştırdığımızda çok benzer sonuçlara ulaşacağımızı göreceğiz. Örneğin Vedanta Kozmolojisi, en son atom fiziği teorileri ile karşılaştırıldığında bu sistemler arasında pek çok benzer nokta bulunacaktır.

Bu gunaları anlayabileceğimiz bir örnekle açıklayalım. Örneğin bir çocuk kumdan bir kale inşa etmek ister. Bu istek, düşünce, hayalini kurduğu kale satvadır. Çocuk eline şekilsiz ıslak kumu aldığında, kumun şekilsiz oluşu, kötü görüntüsü, çok zaman harcanması gerektiği, yorgun hissedilmesi, zor görünmesi, kumun dağılması, şekilsizliği alt edilmesi gereken bir engeldir ve Taması ifade eder. Fakat daha sonra Rajas yardıma koşar. Uyuşukluk, ve ataletin yenilmesi, fiziksel, zihinsel gayret ile elle tutulur, güzel bir kumdan kale yapma isteği ise Rajası ifade eder. Yeterli miktarda rajas üretilirse, tamas engeli yenilir ve ideal satva şekli elle tutulur bir kumdan kale halinde cisimlenir. Bu örnekten de anladığımız gibi yaratım süreci için bu gunaların hepsi gereklidir.

Bu üç guna her zaman mevcuttur fakat biri her zaman hakimdir. Satva güneş ışığında, Rajas akarsuda, Tamas ise bir taşta mevcuttur. İnsanlarda da bu üç guna bulunur. Gün içinde satva derin sakinlik, neşe, mutluluk, iyilik, karşılıksız sevgiye neden olur. Rajas ise huzursuz, tatminsiz kalmamızı sağlayan, sürekli arzu ve isteğe, sinir ve öfke patlamalarına, strese neden olurken aynı zamanda da fiziksel hareketlilik, cesaret ve enerji verir. Tamasta ise rajas ve satva kaybolduğunda gerçekleşen aptallık, cehalet, umutsuzluk, korku, çaresizlik, ukalalık gibi kötü niteliklerimizi ön plana çıkarırız.

Daha sonra Mula Prakriti oluşuyor. Maha Tatva yani evrensel zekanın oluşumu ardından, en son evrensel benlik, Ahamkara yani benlik bilinci ve ego ile birlikte satva, rajas tamas oluştu. Satva ile birlikte Manas, 5 Jnana indriyas ve 5 Karma indriyas, Tamas ile birlikte de 5 Tanmatras ve 5 Mahabhutas oluştu.

Samkya Felsefesine Göre Evrenin Oluşumu.
Samkya Felsefesine Göre Evrenin Oluşumu.

Şimdi bunların ne anlama geldiğini inceleyelim:

Mula Prakritide evren uyuyor durumdadır. Prakritide tekamülün ilk safhasına Mahat, büyük neden denir. Mahat kozmik ego duygusudur. Buddhiden ahamkar yani kişisel ego duygusu tekamül eder. Ahamkardan tekamül eğimleri üç farklı yönde uzanır. Kaydetme melakesi olan Manas’ın 5 algı gücünü yani görme, işitme tatma, dokunma, koklama; 5 eylem organı yani dil, ayak, üreme, dışkılama ve eller; 5 Tanmatra ise ses, hissetme, görüş, tat ve koku yu oluşturur. Bu Tanmatra da tekrar birleşerek dış evrenin oluştuğu 5 kaba elementi yani toprak, su, ateş, hava, eteri meydana getirir.

Prakritiden sonra sonra evren görünür olmaya karar verdi ve tüm Tatvalar uyandı. Tatvalar, üstün ve tek gerçeklik olan Prushanın bir yansıması olan Prakritiyi temsil eden çoklu gerçekliklerdir. Görünmez ve yok edilemez ve yaratım sürecinin inşa bloklarıdır. En çok bilinen 9 tatva vardır bunlar: Buddhi/Mahat (kozmik zeka), Manas (akıl, zihin), Ahamkara (ego, benlik. Kendi arasında 3 e ayrılıyor satva, rajas, tamas), Tanmatras (5 ince element: ses, dokunma, tat, şekil, koku), Mahabutas (5 büyük element: Toprak, su, ateş, hava, eter), Jnana Indriyas (5 organ algısı: kulak duymak için, deri hissetmek için, gözler görmek için, dil tat almak için, burun, koku almak için), Karma Indriyas ( 5 organ hareketi: Boğaz ifade için, eller kavramak için, ayaklar hareket için, cinsel organ üremek için, anüs boşaltım için.)

Sutramıza dönecek olursak İçgörü, ayrım yapama, neşe/kutluluk ve ego nihai teklik hissi ile bir olursa buna smprgyat samaadhi denir.

            Teklik bilincini meditasyonla anlayabiliriz. Paranjalinin meditasyon tekniğini anlayabilmek için önceliklte yukarıda anlatılan evrenin oluşumu, tekamül fikrini net bir şekilde aklımızda tutmamız gerekir. Meditasyon ile geriye tekamül yapılır. Gerçek nesnelere, şeylere konsantre olarak nesnelerin arkasındaki asıl gerçekliğe, öze ulaşılana dek geriye, içe doğru ilerlenir.

Patanjalinn tek bir nesneye konsantrasyonunun dört safhası vardır. Bunlardan ilki İçgörü yani inceleme safhası. Bu safhaya ulaşmak için 5 kaba elementten birine mükhemmel bir şekilde konsantre olmak gerekir. (hava, toprak, su, ateş veya eter) (Son hava bükücü ya da toprak bükücü olablirsiniz belki 🙂 Bundan sonraki 2. safha ayırt etme, ayrım yapma safhasıdır. Bu safhaya ise, zihin, dış maddi tabakaya nüfus edip, içteki gizli öz Tanmatra’nın (yani ses, dokunma, şekil tat ve koku) üstüne kapandığı zaman ulaşılır. Aslında bir taşın, bir kalemin, lambanın bile farklı kokuları vardır. 3. safha neşe, kutluluk safhasıdır. Bu safhada algının iç güçlerine ya da zihnin kendisine konsantre olduğumuzdaki neşe ve huzur safhasıdır. Son, 4. Safha ise nihai teklik ve ego safhasıdır. Herhangi bir korku veya arzunun dokunamadığı ego duygusuna konsantre olduğumuzda ki bireyselliğin farkındalığı safhasıdır.

Şüphesiz bu safhalara ulaşmak çok zordur ve bir ömre bedel olabilir. Yine de Prakriti içinde yer alır ve güzel, ayartıcı veya tehlikeli noktaları vardır. Bir nesnenin doğasını kavramak, onu anlamak, onun üzerine güç kazanmaktır. Kişisel konsantrasyonun gelişmesi ile insanlar siddhi güçleri, psişik güçler kazanabilir. Zihin okuyabilir, geleceği görebilir, nesneleri hareket ettirebilir, hastaları iyileştirebilir vs. Bu bilgiler kadim ve gizli tutulması gereken bilgilerdir. Fakat nasıl bir doktor veya yazar tıp ilimini açıklarken fazlası insanı öldürebilecek olan ilaçlar hakkında bilgi vermek zorundaysa aynı şekilde bizim de bu kadim bilgiler hakkında üstü kapalı bir takım bilgiler vermek gerekliliğimiz vardır.

Bu güçler tek bir nesneye odaklanma ve teklik hissi ile ortaya çıkan üst düzey konsantrasyonun sonucunda ortaya çıkan tohumlar, smprgyat samaadhi yani tohumlu aydınlanmadır.

            Neşter bir doktorun elinde hayat kurtarabildiği gibi bir katilin elinde de hayat sonlandırabilir. Bu safhaları geçmek için içimizden gelen, bizi harekete geçiren güdü saf ve temiz olmalıdır. Asla kişisel ego ve arzuların kölesi olmamalıdır. Bunun nedeni, ıslah olmayan, saf insanlar bu güçleri elde ettiklerinde kendi amaçları, ego ve kötülük için kullandıklarında nihai olarak bu kendi yıkımlarıyla sonuçlanır. Tüm ülkelerdeki peri masallarında doğa üstü olana bulaşmama, oynamamaya karşı uyarılarla doludur. Büyü yapılır, dilekler dilenir sonra cin sahibine saldırır, onun ruhunu ele geçirir. Fakat gerçek aydınlanmaya ulaşmak isteyen, gerçek ruhsal arayıcı, okült güçten zarar görmez çünkü o aydınlanmanın peşindedir.

Ayrıntılı bilgi, yoga, yoga felsefesi, pranayama ve nefes dersleri, matwork pilates, reformer ve personal training dersleri için:

Instagram: Luminy Life

Whatzap hattı: 0531 525 77 47